Carpe Diem: Anın Dibine Vurmak

Kabaca “anı yaşa” anlamına gelen Carpe Diem, mutluluğun ancak yaşadığımız anın içindeki imkânlarda olmasıyla ilgili bir öğreti. Ancak bu öğreti modern zamanlarda öyle bir hâl aldı ki; anı yaşamak, anın dibine vurmak olarak algılanır oldu. Carpe Diem, artık sadece insanın gerçeklerden kaçışının, tüketimin, hazcılığın sembolü.


Anı yaşa, günü yakala gibi anlamlara tekabül eden “Carpe Diem” ifadesine ilk olarak Horatius’un Odes adlı eserinde rastlanıyor: “Carpe Diem quam minimum credula postero.” Anlamı şöyle: Günü yakala, yarın ne olacağını bilmiyorsun!

Bu ifadeyi ilk olarak, milattan önce yaşamış olan ünlü ozan Horatius kullandıysa; hızla, kapitalizmle, çağdaş zamanlardaki ilişki biçimleriyle ilişkilendirilen “Carpe Diem”in sadece modernist bir kavram olduğundan ya da sadece modern zamanlarda kullanıldığından söz edemeyiz herhâlde. Evet, bu kavramın işaret ettiği hâlin modern zamanlarda yaşayan insanların davranış biçimiyle çok yakından bir ilgisi var -ki ilerleyen satırlarda değineceğiz- ama aynı kavramın, kadim zamanlara bakan bir yanı da var. Acıdan kaçıp mutluluğa ulaşma amacı sadece modern zamanların ve modern insanın sorunu değil yani… Geleneksel zamanların eski insanları da mutlu olma amacının peşinde ömür tüketiyordu.

Carpe Diem felsefesi o zamanlarda, gerçek mutluluğun çabalar ya da eylemler nihayetinde yakalanamayacağı, ama onu “şimdi”nin içinde her daim mevcut olduğunu bilebilme farkındalığı olarak algılanıyordu. Horatius’un söylediği, dünya yansa umurunda olmamakla, geçmişten ders almayıp geleceği umursamamakla, sadece tutkularının peşinde koşmakla, şımarık, serkeş, serseri olmakla mutluluğun bulunacağı fikri değildir. Amaç “şimdi”nin içindeki imkânların idrakine varmak ve

mutluluğa ulaşmak için olaylara bakış açımızın değişmesinin gerekliliğini fark ettirmektir.

Bu yüzden de Carpe Diem, tüm zamanlar ve tüm insanlar için geçerli olan “mutluluk” arayışı” için minik bir hap reçetesi olarak okunabilir. Ölü Ozanlar Derneği’nin sonradan intihar edecek aktörü Robin Williams’ın canlandırdığı idealist öğretmen John Keating karakterinin yapmaya çalıştığı da buydu; öğrencilerine insanoğlunun binlerce yıldır peşinde koştuğu mutluluğun nüvesinin kendi içlerinde ve içinde yaşadıkları anın imkânları arasında bulunduğunu hatırlatmak: Ağlamak için değil, gülmek için sebepler arayın.

Hayat Kısa, Haydi Tüketelim

İyi de sadece bizim kadim kültürümüze göre değil diyalektiğe göre de, çok gülen elbette sonunda ağlayacaktır. Kaldı ki kendini mutsuzluğa kaptırmama, içinde yaşanılan atmosferin değerini bilme işi, günümüzde “yarın ne olacağımız belli değil, o hâlde herşeyi tüketelim” noktasına evrilmiş durumda. Allah’tan umut kesilmez inancı, Tanrı’yı öldürme isyankârlığına dönüşmüş hâlde. Sanırım, tarihin başından bu yana mutluluğun peşinden koşan insan, fazla hızlanınca mutluluğu solladı ya da en başından bu yana hepimiz her şeyi yanlış anladık…

… Devamını Dergiden Okuyunuz.