Mutluluk İnsana, Taslak da Sanata Dâhil mi?

Bazen de bir eser izleyicisine tümü ile dokunmuyor olsa da eksiğinden, çoğundan, boşluğundan yokundan yakalıyor ise bir yanı ile mâkes buluyor ise alıcısında, ruha merhem oluyor. Rengi, tınısı, mısra sayesinde izleyici mutluluğa duruyor. Sanat; izleyici, dinleyici, okuyucu olarak iştirak edilen hâli ve sanatçısı tarafından bir kendini ifade biçimi olarak kullanılan, üretilen bir olgu. Kimisi iz bırakıyor, kimisi söz. “Ben geçip gitmek isterdim hayattan, o iz bırakmak için uğraşırdı. O tadına doyulmaz bir şiirdi ben taslak hâlinde bir roman” diyor şair. Bu mısralar bana şu soruyu sordurtuyor. Taslak da sanata dâhil mi?


İnsanın yaradılış gerçeği dünyada mutluluk değil, içsel huzur vaat edilmiş olmasına rağmen, tam da ne olduğunu keşfedemediği mutluluğun peşinden koşup duruyor. Hazzın mutluluk ile mutluluğun huzur ile karıştırıldığı her şeye sahip yoksunlar çağını yaşıyoruz aslında.

Mutluluğu yakalamanın bin bir yolu var elbette. İnsan mutluluğu sahip olarak, ait olarak, türlü deneyimler yaşayarak, cinsel her arzusuna ulaşarak, ihtiyacından fazlasını tadarak ve nicesi yol ile yakalayabilir. Lakin mutluluğun “yakalamak” kelamı ile yan yana kullanılması bile bir kaçma kovalama hâlini açıklar aslında. Yakaladıkça kaçandır mutluluk. Huzurda stabilite olasıyken mutluluk daimi bir devinim hâlidir.

Artık olmazsa olmazı “sahip olma sanatına” evrildiğinden hayatın, sanat da sahiplerinden birisine dönüştü. Don Marqius “insanların ne istediklerini bilmedikleri ama istediklerini elde etmek için çılgınca mücadele ettikleri bir çağ bizimkisi” diyor.

Mutluluk günümüzde insanın zaman zaman verdiği çoğunlukla aldığı, zaman zaman ürettiği yoğunlukla tükettiği, varmak ile yetinmeyip daima orada kalmak için ömür tükettiği bir dogma oldu. Bu çağın ilâhî bir vaat olmayışı mutluluğu bir vaat gibi sunmasının önünde duramıyor elbette. Daha da ötesi vaat etmekle yetinmeyip bir dayatma olarak önümüze koyuyor.

Kendi tanımladığı “mutluluğu” yakalamayanları “başarısız”, kendi onayladığı başarıya ulaşamayanları “mutsuz” sayıyor ve mutsuzluk tehdidini insan hayatının tam ortasına bir mıh gibi çakıyor.

Mutsuzluk korkusu, mutluluk, güç ve haz dayatması ile birleştiğinde sahiplik arzusunu körüklüyor ve başkalarının mutluluğuna göz dikmek pahasına insanlar kendilerine mutluluk devşirir oluyorlar.

Zerk edilen bu zehir; olabildiğince çok şeye sahip olma, mümkün ise herkesi tanıma, herkes tarafından muhakkak tanınma, (herhangi bir faydası, hikmete ulaştıran bir gerçekliği olmasa da) her tür bilgiye sahip olma arzusunu da güdülüyor. Mutluluğu bir sanrıya dönüştüren bu çağ, sanatı da bu bağlamda bir illüzyona dönüştürüyor. İnsan her ulaştığını sandığında erişemediğini fark ettiği mutluluğu bir takıntı hâline getiriyor. Sanatı da bu sanrının bir parçası, kazanılmış bir zaferi olarak sahipleniyor.

… Devamını Dergiden Okuyunuz.