Hayatımızı kitaplarla paylaştığımız bir evde yetiştim. Babam rahmetli okumaya meraklıydı. Başucu kitapları arasında divanlar en önemli yere sahipti. Hemen her gün okumaya zaman ayırırdı. Memuriyet hayatının büyük bir kısmını görevli olduğu kütüphanelerde geçirmişti. Ben ilkokuldayken de Yavuz Selim Öğretmen Okulu’nda kütüphane memuruydu. Bakımsız durumda olan kitapları kurtarmak için cilt yapmayı öğrendi. Okul idaresinden hiçbir şey talep etmeden kendi memur maaşıyla malzemelerini aldı, bütün kitapları teker teker ciltledi. Fırsat buldukça babamın yanına koşuyordum. Ufak tefek cilt işlerini bana da öğretti. Mesela şiraze örmeyi, formaları sırttan delerek dikiş yapmayı, cilt bezini karton kapağa boşluk bırakmadan düzgün bir şekilde yapıştırmayı öğrenmiştim. Ciltlerine parmak izlerimizi bıraktığımız o kitaplar hâlâ duruyorlar mıdır, bilmiyorum. Kütüphanede hem babama yardım ederdim hem de raflardaki kitapları okumaya çalışırdım. Ama nedense rahmetli babam kitap seçimime müdahale etmedi. Belki de kütüphanedeki bütün kitaplara aşina olduğu için bir sakınca görmemişti. Ben okumayı biraz abartmıştım, yaşımın kaldıracağı kitaplardan ziyade dünya klasiklerine yöneldim. Derinine vâkıf olamasam da okuduğum kitapların etkisinde kalıyordum. Mesela Anna Karenina’yı okuduğumda çok sarsılmıştım. Bana en ağır gelen kitap nedense André Maurois’nın (andremorua) İklimler isimli romanı olmuştu. Daha sonraki yıllarda o dönemlerde okuyup kavrayamadığım romanlara tekrar döndüm. Ama İklimler’i tekrar okumaya heves etmedim.

… Devamını Dergiden Okuyunuz.